5 Ekim 2012 Cuma

Aşk



Önce sesi kavradı kadını, belinden yakaladı, kulaklarına aktı ılık ılık. Ardından kokusu geldi hani o erkeklere özgü, sarsıcı. Gözlerini açtı kadın ve gördükleri, duydukları ve kokladıkları ile birleşti. Bedeni alev aldı. Harlı bir ateş karnından yükseldi yukarıya doğru. Nefesini tuttu, sanki bıraksa aşkın tutuşturduğu ruhunun yanık kokuları dışarıya çıkacaktı. Erkek, yanındaki arkadaşı ile konuştu ayaküstü. "Ayşe bana hiç bu çocuktan bahsetmemişti," diye düşündü. Ama belki sevgilisi vardı. Belki onu beğenmezdi. "Sahi, ben neden bugün makyaj yapmadan çıktım ki dışarı," derken yakaladı kendini. Kendine kızdı. Ayşe konuşmayı bitirdiğinde de ona kızdı. Erkek elini uzattı ona. "Hoşçakalın," dedi. "Benim cafe'me de beklerim. Ayşe ile gelin bir gün misafirim olun." Kadın heyecanlandı, yanakları kızardı, terledi. En son çocukken, ailesi ona yeni bir oyuncak aldığında bu kadar heyecanlandığını hatırladı. 

Erkek ayrılır ayrılmaz sakinleşmeye çalıştı. Ayşe, konuştukları konuya geri dönse de kadının aklından sadece Ayşe'yi sarsmak, sorular sorup onun hakkındaki herşeyi öğrenmek, sokakta dans etmek, bağırmak ve aşkın o hırçın kollarına kendini bırakmak geçiyordu. Biraz önceki o hımbıl halinin yerinde yeller esiyordu. Ciddi bir konuya giriş yapacakmış gibi boğazını temizledi. "Kimdi o?" dedi. Sesinin titremesini önlemek için bir iki öksürdü. "Cenk mi? Liseden bir arkadaşım. Birkaç senedir görmemiştim," dedi. Demek ismi Cenk'ti. "Tatlı birine benziyor. Sesi de çok hoş." Ayşe sırıtarak Şeyda'ya döndü. "Ne o? Havada aşk kokusu seziyorum?"

Aşk! İnsanın o en deli hali! Kendini kaybetme, başka bir bedende eriyip yine kendine dönme hali. İki yakandan yakaladı mı seni? Şanslısın! Kenini ona bırak. Seni hırpalaycak, savuracak, ruhunu harmanlayacak ve en sonunda senden yeni bir ben yaratacak. Artık, aşkla tanışan senden çok farklı olacaksın. Belki bir yanın kırık dökük kalacak ama aşk her zaman bir yolunu bulup seni yine kendi peşine takacak. Bin kere de olsa yalınayak, korunmasız, korka korka gideceksin ardından. Hem de her çağırdığında. Kendine ettiğin tüm o sözlere, yeminlere bakmadan koşarak uzaklaşacaksın. Bazen kendini kaybolmuş hissedeceksin. Karanlığın ortasında, bir başına. Korkma! Yolunu bulman için aşk kırıntıları olacak çevrende. Ama aşktan eser olmayacak. Bir daha ne zaman gelir, bilemeyeceksin. Ceplerine doldurduğun kırıntıları çıkaracaksın ara ara. Onları okşamak ve hatıralarına dokunmak için. Ellerini keseceğini bile bile, sıkı sıkı sarılacaksın onlara. Tuzlu göz yaşlarını basacaksın yaralarının üzerine. Ve yine bekleyeceksin aşk'ın yolunu. Tıpkı bir gemici karısı gibi. Gelecek diyeceksin. Biraz sabret, gelecek!           

30 Eylül 2012 Pazar

Kambur Ruhumun Acıları


Kimse tanımaz beni. İçimde kaynayan o kazanda erittiğim yakıcı duygulardan kurtulmak için ruhumun kaç kez intihar ettiğini bilmez. Görünen sadece üç çocuklu bir kadının hayat tuvaline mutluluğu resmettiğidir. Halbuki benim fırçamdan acıyı anlatan vahşi kara, öfkenin o kan kırmızısı ve nefretin o kirli grisi akar. Size bu anlattıklarımından gözünüzde nasıl canlandım acaba? Bitkin, uykusuz, mutsuz, kendini bırakmış, içi çekilip alınmış bir hayalet mi? Oysa ne kadar da yanılıyorsunuz. Ben, bütün bu düşündüklerinizin kıyısında bile dolaşmıyorum. Kendimi çoğu kez içi doldurulmuş, cilalanmış ve soğuk taş duvara asılmış o cansız av hayvanlarına benzetiyorum, hani o her an duvardan üstünüze atlayacakmış gibi duran zavallı şey gibi. Sakin olun. Böyle bir şey yapacak değilim. Bende o cesaret olsaydı ruhumun içine girdiği o kısır döngüyü çoktan kırmış, sonsuzluğun o dingin sularına yelken açmıştım. Ama hala buradayım. Zehirli kelimelerimi kağıda akıtıyorum ki artık benim bir parçam olmasınlar. Defalarca yazıyorum aynı dizeleri, satır satır, sayfa sayfa. Tiksiniyorum sayfalara düşen irin lekelerini andıran o sözcüklerden. Benden çıkmalarına rağmen tiksiniyorum onlardan. Yabancı gibi bakıyorum onlara. Uzaktan ama meraksız. Biliyorum ne kadar ağır olduklarını. Onlar, kambur ruhumun acıları.       

20 Ağustos 2012 Pazartesi

Çöl Kaplanı - 1



“İn oradan dedim sana. Yoksa rüzgar göz çukurlarına kum dolduracak.” Babam ayağımdan tuttuğu gibi indirdi beni devenin üzerinden. Halbuki benim tek istediğim altın renkli kumların gözlerime yerleşip bal sarısına çevirmesi o küçük kara gözlerimi. Neden benim gözlerim anneminkine benzemedi? Kardeşim ne kadar da şanslı. Kıskandığım belli olmasın diye onunla dalga geçiyorum. “Senin gözlerinin rengi deveninkinin aynısı. Yoksa sen onun çocuğu musun?” Ağlıyor o salak da. Annem bu yüzden kulağımı çekti. Ama kardeşimi ağlattığım için değil bence. Onu deveye eş tuttuğum için. “Senin de gözlerin kargalar kadar kara,” dedi. Ağlamadım ama ben. Tuttum kendimi.  

Çölde yürümek zor. Babam “zamanla alışırsın,” diyor. O sülalenin ilk erkek torunu olduğu için hep kucakta taşınmış. Ama aynını bana yaptırmıyor. “Bacakların bir kaplanınki kadar çevik olmalı,” diyor. Hiç çöl kaplanı görmedim. Acaba nasıl bir hayvan? Gözleri ne renk? Umarım onunkiler de en az benimkiler kadar karadır. O zaman anneme karganınki kadar değil, kaplanınki kadar kara diyebilirim.  

Kervanımız dün yola çıktı. Annem günlerdir bu yolculuk için hazırlık yapıyor. Bu sefer ben de çölü  yürüyerek geçeceğim. Beşinci doğum günümü kutladığımız zaman babam bana bir deve hediye edip bildirmişti bu kararını. Ne zaman yorulup deveye çıkmak istesem indiriyor ve yürümem için zorluyor. Birkaç kez ağladım ama fayda etmedi. Babamın adamlarından biri yanımda yürüyor. Başta benim deveye binmeme engel olmak için geldiğini sanmıştım ama sonra anladım ki bana yardım etmek istiyor. Babamdan gizli dört kere hörgüce tırmandım.Yanımdaki adam bana sadece göz kırptı. Pek konuşmayı sevmiyor. Uzun saatler sessiz kaldıktan sonra kulağıma eğilip şöyle fısıldadı, “Devenin gölgesine sığın oğlan. Güneşin etini dövmesini engeller.” O kadar komiğime gitti ki gülerken yediğim hurma boğazıma takıldı. Annem arkamızdaki deveden koşarak geldi ve parmağını boğazıma sokup eliyle koymuş gibi çıkarttı hurmayı. Kafama da bir şaplak indirdi. Bu sefer dikkat etmedim diye. Aynısı kardeşime olsa ona da vurur muydu acaba diye merak ediyorum.

Yola çıkmadan önceki gece babam beni yanına çağırdı. Yolculuk ile ilgili önemli bir sırrı açıklayacağını söyledi. Meraktan bayılacak gibi oldum. Ağzından çıkacak her kelimeyi teker teker içime çekebilmek için bir sıçrayışta babamın kucağından inip dosdoğru suratına bakmaya başladım. Kulağıma eğildi ve o ipeksi sesiyle kelimeleri birer altın külçe gibi yavaşça ruhuma üfledi. O kadar heyecanlanmıştım ki sözcüklerden çok dikkatimi kulağımı okşayan nefesinin ılıklığına vermiştim. Söylediklerinin anlamını kavramam için çok uzun yıllar gerekecek ve yaşamım, bir daha hiç bir zaman aynı olmayacaktı. Çünkü bir bilmeceyle yaşamanın getirdiği merakla karışık korku ve belirsizlik bir gölge gibi peşimi bırakmayacaktı.    

1 Aralık 2011 Perşembe

Yorgan İğnesi -3



Gelinim ile ilişkimiz başlarda çok iyiydi. Zamanla birbirlerinden koptukça benden de uzaklaştılar. Bunun bir süreç olduğunu düşündüğüm için olayları akışına bıraktım. Neticede beş sene süren çocuk yapma takıntıları, tüp bebek denemeleri ile epeyce hırpalanmışlardı. Hayatı nasılda parmağımıza takıp oynatmaya çalışıyoruz. İyi ama senin yaptığın çok mu farklı?” diyeceksiniz. Ben sadece kaderin çizdiği yolda ilerlemesi için kullandığı bir piyonum. Hepsi bu.

Oya’nın hamile olduğunu, ağlayarak itiraf etmesinden birkaç hafta önce tesadüfen öğrendim. Manhattan’da açılacak yeni ofislerinin partisi için beni de davet etmişti. Beni evimden almasını beklerken, kendisini iyi hissetmediğini söyleyerek akşamı iptal etti. Kızcağızın annesi hayatta olmadığı için ona kol kanat germek bana düşerdi. Yardımcı olma maksadıyla evlerine gittim. Sırtı kanapeye dayalı, bacaklarını karnına toplamış, bakışları tek bir noktaya sabitli ileri geri sallanıp duruyordu. Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş, burnu silinmekten kızarmıştı. Yere atılan kağıt mendillerden gölet oluşmuştu. Aklıma ilk gelen oglumla kavga ettiği oldu ya da işten atıldığı filan. Elimden geldiğince olumlu telkinler ile sakinleştirmeye çalıştım ve yatağına yatırdım. Uyanmasını beklerken ortalığı toplamaya giriştim. Kazara, banyoda klozetin arkasında hamilelik testini buldum. Tanrı işini şansa bırakmaz. Belli ki benim o testi görmem gerekiyordu. Kıpkırmızı iki çizgi beni kendime getirdi. Hatırlıyorum da, sevinçten çığlık atmamak için elimi ısırmıştım. Testi bulduğum yere geri koydum. Oya uyanınca nasılsa benimle paylaşırdı. Ama o sanki hiç birşey yokmuş gibi davranınca ben de ağzımı açamadım. Beklemeye karar verdim. Belki önce kocası ile paylaşmak istemişti.

Kendimi daha fazla tutamayacaktım. Sadece oğlum, gelinim ve benim olacağımız bir akşam yemeği ayarladım. Bırakın bana müjdeyi vermek, ikisinin de suratı o kadar asıktı ki yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anladım. Acaba aldırmışlar mıydı o masum bebeği? Hani benim uğruna hasta numarası yapıp evlerinde kaldığım ve çekmecelerinde bulduğum tüm o prezervatifleri yorgan iğnemle delik deşik ettiğim o bebek. Düşüncesi bile tüylerimi diken diken etmişti.     

29 Kasım 2011 Salı

Yorgan İğnesi -2



Üzerinden çok uzun zaman geçmemişti ki babanne olacağımı öğrendim. Beş sene boyunca hummalı çalışmalarından sonuç alamayan oğlumla gelinim, benim bir iğne darbemle nasılda hamile kalmıştı. Yazdıklarımdan az çok tanıdınız beni. Biraz kontrol hırsım, biraz inatçı bir tarafım vardır ama aynı zamanda da kültürlü ve aile değerlerine son derece önem veren biriyimdir. Buna rağmen işimi sağlama almak için yorgan iğnemi okutup üflettiğimi itiraf edeceğim. Gerçekten işe yaradığını görmek benim için de onlara olduğu kadar sürpriz oldu.

Oya’nın hamile olduğunu şans eseri öğrenmeseydim ve tabii bebek üç aylık olmasaydı, belki de sessizce torunumdan kurtulacaktı. Onun ve oğlumun mutlu evlilik kisvesi altında neler karıştırdığını bilmeden bu işe kalkışmış olmam ise ilahi adaletten başka bir şey değil kanaatimce. Bazen, sorunlarımızla yüzleşmekten kaçıp çözme yükümlülüğünü zamana attığımızda, sadece sırtımıza taşınamaz bir yük değil ayaklarımıza da prangalar bağlamış oluruz. Kendi için karar veremeyen acizler için zamanın da acelesi yoktur. Uzattıkça uzatır. Ta ki prangalar ayağınıza takılıp sizi düşürene kadar. O kadar kötü düşersiniz ki farketmeden bir yola doğru sürüklenirsiniz. O sırada aklınızdan geçen tek şey “Acaba diğer yolu mu seçmeliydim?” olur. 

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Yorgan İğnesi -1



İçimden bir ses artık zamanının geldiğini söylüyor ve ben iç sesimi dinlemenin önemini kavrayacak kadar çok yaşadım bu dünyada. Yapmam gereken, son cesaret kırıntılarımı toplayarak, yıllardır özenle sakladığım o zehirli apseyi patlatıp doğruyu ifşa etmek. Biliyorum, ne zamanın bu geri dönülmez noktasında yüzleşmenin bir anlamı var ne de burnumu sokarak hayatlarını değiştirdiğim tüm o insanlardan özür dilemenin. Yaptığım sadece gözlerimi ebediyete yummadan önce vicdanımı bir nebze olsun rahatlatmak. Oğlum, gelinim, torunum ve benim varlıklarından sonradan haberdar olduğum diğer gölge kişiler. Hepimiz kirliyiz. Kabul etmeliyiz. Burada masum olan tek kişi torunum. Tanrı, bir yorgan iğnesi ile başlayan yaşamını uzun kılsın.

Herşey oğlumun reklam ajansının müşterisi olan firmanın verdiği seminerlerden birine katıldığımda başladı. Hani şu kişisel gelişim denilen ve hayatta istediğinizi elde etmek için neler yapmanız gerektiğini anlatan eğitimler. Kendine hedef koymanın öneminden bahsettikleri an, birdenbire benim hedefimin ne olduğunu sordu konuşmacı. Hiç tereddüt etmeden “Babaanne olmak istiyorum,” dedim. Patlattığı o tiksinç kahkaha, aradan 15 sene geçmesine rağmen hala kulaklarımda çınlıyor. “Ama bu sizin hedefiniz olamaz ki!” dedi bana bilgiç tavrıyla. “Neden olamaz?” dedim sinirli sinirli. “Benim hayattaki tek isteğim, tek amacım bu. Geri kalan her şey günlük rutinlerden ibaret.” Oltasına takılan balığın verdiği kibirle yavaş yavaş makarasını saran balıkçı gibi o da kah alay ederek kah öğretmeye çabalayarak konuştu durdu uzun süre. Öfkeden nasıl kızardığımı, nasıl için için hırslandığımı anlatamam. Şimdi o günü düşününce ne kadar yanlış sebepler ile yola çıktığımı anlıyorum. Ama hayat böyle değil mi, sizi en zayıf noktanızdan vurmak için oltasına renkli renkli yemler takar ve olmadık zamanlarda hayatınızın içine savurur. Ondan sonrası peşi sıra devrilen domino taşlarından farksızdır.    

24 Haziran 2011 Cuma

Yassak kardeşim! Cıızzz bu blog!



Hikaye yazmaya uzun bir ara verdim. Biraz önce baktım da en son 29 Ocak'ta yayınlamışım sonuncusunu. 19 Mart'ta oğlum dünyaya gelene kadar, o 1,5 aylık zaman diliminde sadece kitap okudum ve tembellik yaptım. Bunda biraz da blogspot'ların kapatılmasının da etkisi oldu. Zaten az olan okuyucu sayım (günde 20-30) blogların kapatılması ile iyice azaldı (günde 3-5). Ben, bebeğimle meşgul olduğumdan kapatılma kararının çok da üzerinde dur(a)madım. Bloglar tekrar açıldı mı açılacak mı derken 22 Ağustos'ta yürürlüğe girecek 138 kelimenin ve paketler bazında bu kelimeleri barındıran sitelerin yasaklanması işleminin başlayacağına dair haberler duyuldu. Bilin bakalım bu 138 kelimenin içinde hangi kelime de var: "Hikaye". Yani benim blogumun isminde geçen iki kelimeden biri. Şimdi merak ettiğim şu: Tam olarak ne olacak? Acaba blogum mahkeme kararı ile kapatılmış mı gözükecek? Ya da erişimleri engelendiğinden "Yassak kardeşim. Bu site Cıııızzzz!" diye bir yazı mı görecekler? Ne sakıncası varsa benim yazdığım hikayelerin!!!

Yurt dışından yazdığım için hikaye eklememde ya da çıkartmam da herhangi bir sorun olmayacak. Ancak Türkçe yazdığım için, Türkiye'dekilerin okuyamaması durumunda, bir nevi kendin çal kendin oyna durumu olacak. 2 senedir "Hikaye Kırıntıları" olarak isim yaptıktan sonra başka bir blog açmak mı daha doğru yoksa hikaye yazmayı bırakmak mı?

Aaa bu arada şöyle de ilginç bir başka şey var ki: Son bir aydır blogumun günlük ziyaret sayısı günde 100 - 150 arasında değişiyor. Tanrım, çabalarım bir sonuç mu veriyor yoksa? Yazmaya devam etmek için bir sebep daha.

Siz ne dersiniz? Ne yapmalı? Ya bu blogu sevmeli ya da bu blog diyarından gitmeli mi?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...