29 Ocak 2011 Cumartesi

Külden Hayaller

 
Birbirlerini gerçekten seven, bir yemek süresince bile olsa gerçekten sevecek bir kadınla bir erkek için hazırladı masayı. O sırada, kapıdan sarmaş dolaş bir çift girdi. Omuzlarında beyaz kürkten etolü, dizlerine uzanan dar siyah elbisesi ve şapkasından yüzüne inen tülü ile kumral güzel dilberi gördü önce. Ardından fiyakalı takım elbisesi, fötr şapkası ile adamı. Daha biraz evvel kurduğu masaya oturdular. Adam, gümüş sigara tabakasından bir sigara çıkarıp ağzına götürür götürmez garson koşup yaktı. Dilber’in bir eli, orta yerinden boğumlanmış, boynundan iri gögüslerine sarkan inci kolyesinde dolanırken diğer eli Aydın’ınkini tutuyordu. Sıcak bir duygu yayıldı Aydın Bey’in vücuduna. Elinde başlayan alev, kasıklarına kadar indi damla damla. Arsızca bakıştılar. Gözlerini karşısındaki güzel kadından ayırmadan, “Her zamankinden,” dedi. Garson beklediği emri almanın rahatlığıyla fırladı mutfağa. Elinde koca bir sini ile döndü. Mezeleri masaya dizdi, rakıları yanına iliştirdi. Boynu eğik, el pençe divana durdu sanki, “Başka emriniz?” dedi davudi sesiyle. “Sağol Aydın,” dedi masadaki Aydın. Garson Aydın, yavaşça mutfağa yollandı.

Şef garsondan ensesine şaplağını yiyince “Aahhh!” diye inledi. “Hala ne bakarsın boş masaya mendebur. Hazırlasana diğer masaları da. Bu akşam dolu olacağız. Hadi davran,” dedi. Aydın’ın dalıp gitmelerinden bir derdi olduğunu anlamıştı anlamasına ama o dökmeden içindekileri, sormak istemedi.

İki sene olmuştu Hristaki Hanı’ndaki Pera Taverna’da çalışalı Aydın. Yorgo efendinin Kumkapıdaki tavernasında en sevdiği çalışanıydı. “Hristaki de yer açacağim. Gel vre!” demişti. Aydın kabul ettikten sonra da “Seni oğlum gibi severim. Bir sıkıntın olursa beni baban bil. Unutmayasın ha!” demişti babacan tavırla. Aydın o an bahsetmek istedi evdeki sıkıntıdan. Yaşadığı sevgisizlikten ve ilgisizlikten. Aslında karısı yalnız kaldıklarında iyiydi. Ama ya Dili zehir kokan diğer zamanlar? Alışamamıştı ona Aydın, sevememişti, hiç istememişti. Yalnızlığını onarırken sevgisiz temeller attığını bilememişti. Sustu, kelimeler içini dağladı, gözleri bulutlandı. Elini öptü Yorgo babanın. İşinin başına döndü.

“Ne yapabilirdim usta? Ne deseydim? Beş sene oldu evleneli. Hep acıdığımdan geldi bunlar başıma, hep ezikliğimden. Köydeki öküzü dürtemediğim için okumaya gönderdiler beni. Ama ben öte bir şey beceremedim. Ortaokulu bitirebilseydim, gayrı aklım başıma gelirdi. Çok mutsuzum usta. Eve para yetiştirmek için geceli gündüzlü çalışıyorum. Ama yetti gayrı, canıma tak etti. Kemal diye bir arkadaşım var; Pera Palas Otel’inin asansöründe çalışıyor. Onunla konuştuk. Alamanya’ya gidiyor. Ben de diyorum, alıp başımı kaçsam mı? Bilmiyorum ki netsem.”     

Pera Tavernası çiçek kokuları arasında güne başladı. Aydın masaları silip örtüleri yerleştiriyor, Memet yerleri paspaslıyor, diğerleri mutfakta mezeleri hazırlıyordu. Radyo da haberler okunuyordu. Kemal koşarak içeri girdi “Aydın, oğlum boğaz köprüsü açılıyor. Yürüyerek geçilecekmiş. Hadi biz de gidelim. Hadisene! Ne bakıyorsun,” dedi nefes nefese. Aydın, Yorgo’ya baktı, başını yere eğdi ve kararı bekledi.

Koşarak çıktılar tavernadan. Önce Taksime, oradan Beşiktaşa ve boğaz yoluna. İnsan seliydi her yer. Tüm Avrupa’ya yayınla açılışı izletiyorlar diye bir cümbüş bir gürültü patırtı ki sormayın. Herkesin elinde Türk bayrakları. Fahri Korutürk açılışı yapmış, halk koşarak geçmeye başlamış. Köprüye geldiklerinde Aydın’da da Kemal’de de koşacak derman kalmamıştı. İlk kez İstanbul bu kadar güzel geldi onlara. İlk kez bu kadar yakın ve büyük. Oldukları yere mıhlanıp, büyülenmiş gözlerle süzüyorlardı.

“Söyledin mi Yorgo efendiye Alamanya’ya gittiğini? Ya evdekilere? Gelmiyorsan de ki, ben de yoluma düşeyim.” Aydın, derin nefes alıp verdi “Hiiiççç! Demedim kimselere. Kaçacağım evden. Zaten, ustama mektup yazıp bildirdim. Onların hali vakti yerinde. Bana üç beş kuruş yardım etse, ben ona geri öderim yavaş yavaş. Kararım kesin! Gelecem senlen. Elif’e, Kırkağaç’ta diyemediklerimi derim. ‘Olmuyor, biz ayrıyız, biz yavanız’ derim.” “Peki kardeş. Sen bilirsin nasıl halledivereceğini. Bu öğlen konsolosluktan pasaportları alacağım. Yarın otobüsle gideceğiz buralardan. Unutma, yarın öğlenden sonra otobüs garında buluşuyoruz. Alamanya otobüsü saat 12:00 de.” Aydın’ın yüzü ifadesizdi. Ne mutlu ne üzgün; ne umutlu ne puslu.

O akşam ayakları eve zor gitti. Evraklarını bir hafta önce vermişleri. Demek işçi başvurusu kabul olmuştu. İlk kez köyden ayrılışı geldi aklına. O boğucu yaz sıcağındaki tren yolculuğunu düşündü. Yedi seneden sonra, ilk kez, kendine yeniden başlama şansı verilmiş gibi hissetti. Bu sefer kaçırmayacaktı. Hayatına bundan böyle kendi karar verecekti. Aşkı bulacaktı, kendini bulacaktı. O zaman anasının da gözü yaşlı olmayacaktı. Babasının, “Aaahhh oğul ben bileydim...” demesi kanatmayacaktı yüreceğizini.

Elif masayı kurarken, eli boş gelmesinden ve doğru dürüst para bırakmamasından serzenişteydi. Kayınbabası ve kaynanası ona tiksinircesine bakıyorlardı. İçinden kahkaha atası geldi Aydın’ın, hepsine nanik işareti yapmak. “Gidiyoruuum, ben gidiyorum. Kızınızı da alın başınıza çalın. Benden bu kadar.” Diyemedi Aydın. Bakışlarından kaçırdı gözlerini ve sessizce çorbasını içmeye devam etti. Oradan da doğru odasına yollandı. Daha sonra yanına Elif geldi. Battaniyeyi siper etmişti Aydın, sessizlik duvarları örmüştü. Elif yatağa girdi ve dürttü. “Aydın, kalksana bak ne diyeceğim. Aydıııın, hadi dön bak haberlerim var.” İsteksizce ama onu son kez görüyor olmanın rahatlığıyla döndü. “Noldu?” “Ben... şeeeyy... gebeyim. İki aylık olmuş.” Aydın, gözleri dolu tanesi kadar açılmış Elif’e bakıyordu. Ama görmüyordu. “Benim gibi sakat olmaz di mi? Bir ayağı kısa olmasın. Senin gibi olsun, sana benzesin. Neden öyle bakıyorsun? Bir şey söylesene. Sevinmedin mi? Bize artık daha büyük bir ev lazım. Burası olmaz. Konuşsana!”

Diyemedi Aydın. Susmaya susamışçasına sustu. Sessizliği içti kana kana. Nefes alamadı. Bütün o umutlarından geriye kalan külden hayalleri tıkadı nefesini. Gözleri bulutlandı ama yağamadı. Düşündü, düşündü, düşündü. En çok aklına, “Ya bebek sakat olursa?” geldi. “Ya bebek hasta doğarda, o yokken bakılamazsa? Kendi canı, kendi kanı, kendi dölü.” İşte o an yüzü yağmurlandı.

Kemal pasaportları almış, otobüse yollanmıştı bile. Kalkmasına yarım saat vardı. Bir tane Yeniharman tüttürdü. Cigarayla çekti derin derin ciğerlerine İstanbul havasını. Yolculamaya gelen ailelere baktı. Ağlayanlar, arkalarından dökmek için su getirenler, yolluklar, ayrılacak karı-kocalar, Alamanyaya gelin giden körpe kızlar... Bir Aydın eksikti. Kemal iyiden iyiye meraklanmıştı, sinirlenmişti de. Muavin yanına yaklaşıp: “Abi kalkıyoruz. Beş dakika fazladan bekledik ama yeter. Hadi sen geç yerine.” “Israr etme kardeşim. Kalkıyoruz o kadar. Gitmiyorsan al eşyanı bırak biz gidelim. Keyfinizi bekliyoruz burada,” diye diklenince şoför diretemedi Kemal. Bindi otobüse. Gözleri camdaydı. “Yazıklar olsun Aydın. Yine başaramadın,” dedi içinden. Umutlarına ve hayallerine Aydın’sız yola çıktı...     

0 yorum:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...