8 Aralık 2010 Çarşamba

Yandım Selim ve Bıçkın Osman -2

Bıçkın Osman önde, Selim arkada meyhaneden çıktılar. Tek tük ve birbirinden çok uzak fenerlerle aydınlatılmış, geceyle ıssızlaşan dar sokaklardan yürümeye koyuldular. Uzaktan gece bekçilerinin düdükleri duyuluyordu. Ne akşamın bu vakti nereye gidildiğine dair bir fikri vardı Selim`in ne de sormaya mecali. Girdikleri bir sokağın köşesinde durdu Osman. Çığlık gibi bir ıslık geceyi ikiye böldü. Ahşap yapının cumbalı kısmının perdesi aralandı. İşareti alan delikanlı kapıda belirdi. İnce bıyıklarının ardında çapkın gülüşler atıyordu. Civardan üç delikanlı daha toparlandı. Osman’ın maiyetinde derlenen grup şimdi Karaköy’den Beyoğlu’na çıkan tepeyi sessizce arşınlıyordu.

Selim birden arkasını döndü ve geldikleri meyhaneyi aradı gözleri. İçinde öyle yakıcı bir sızı vardı ki sanki gönlüne dağlanmış bu derde ancak o meyhanedeki nağmeler merhem olabilirdi. Gözleri meyhaneden birkaç sokak aşağıdaki denize kaydı önce. Dolunayın ışığında sere serpe çırılçıplak yatan İstanbul’un o güzel kadın silüetine bakakaldı bir an. Gemilerde asılı fenerlerin yansıyan ışıkları gerdanında dizili boncukları andırıyordu.

Osman durmuş bu gönlü aşka isyankar adamı inceliyordu. “Nasıl bir dilber ola ki?” diye meraklanıyordu. Koskocaman İstanbul’un en güzel avratlarını görmüş, en zilli olanlarının tadına bakmış ama bu derece sevdaya itenini duymamıştı. Ahu gözleri sürmeli, katran zülüfleri ay parçası yüzüne dökülmüş, incecik beyaz ipek nikapının altından gelincik dudakları görünen bir dilber hayal etti. İçinin kıpır kıpır olması, ayaklarının titremesi hayra mı alametti? “Hayali bile yetti be gavurun,” dedi yüksek sesle “yürüyün şimdi.”

0 yorum:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...