19 Ekim 2010 Salı

Garip Köyde Yaşananlar -9

Yabancılar ile birlikte otobüste yerimizi aldık. Annem rüyasının gerçekleşmesinden memnun; babam o çok sevdiği köyünden uzaklaşmanın acısından buruk, belirsizliğe açılan bu seyahatten endişeli ve toprağından zorla edilmesinden dolayı da öfkeliydi. Bense sadece iki şeyi düşünüyordum: Biri, annemin karnındaki kardeşimdi. Bu köyü, buradaki insanları ve yaşantıyı sadece anlattıklarımızdan öğrenecek ve ne yazık ki tüm duydukları masaldan ileriye gidemeyecekti. Diğeri ise artık İrem’i doya doya görebilecek ve oynayabilecek oluşumdu.

Şimdi, onca seneden sonra dönüp tüm olanları düşündüğümde aklıma hep 2 soru takılır: Acaba doğru olanı mı yapmıştım? İrem ile hiç karşılaşmasaydım, o gece yarısı evden fırlayıp dışarı çıkmasaydım hayatlarımız nasıl olurdu? Bu soruların cevaplarını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Biliyorum.

Peki siz merak ediyor musunuz köyden ayrıldıktan sonra neler olduğunu? İrem’in ailesi onlar için yaptıklarımızdan sonra bizi hiç yanlız bırakmadılar. Onlara yakın bir apartmanda ev tuttuk. Babam, babasının tanıdığı bir arkadaşının yanında balıkçı olarak çalışmaya başladı. Annem yeni yerler ve yeni insanlar ile tanışmaktan başta çok mutluydu. Ancak zamanla herşeyin düşündüğü gibi olmadığını gördükçe hayal kırıklığına uğradı. Kendi alıştığı ilişkiler bu büyük şehirde yoktu. Gittikçe daha çok içine kapandı, daha çok evden çıkmaz oldu. İrem ile hiç ayrılmadık. Ben onun her zaman kahramanı, o da benim o güzel gözlü, güzel gülüşlü sevdiğim kız olarak kaldı. Okullarımızı bitirince de evlendik.

Bu arada, bir kız kardeşim oldu. İsmini Ayşe koydular. Ayşe, köyümüzün hikayeleri ile büyüdü ve bir gün kimsenin göze alamadığı şeyi yaptı. Gidip köye yerleşti. Bizim 23 sene önce terkettiğimiz evimize. Yalnız nasıl olupta bu kadar iyi bir durumda olduğunu, toz bile tutmadan durabildiğini hiç kimse anlayamadı. Oradan bir kaç fotoğraf bile gönderdi. Yüzünü turkuaz denize dönmüş yemyeşil ormanların olduğu yerlerde büyük oteller vardı artık. Oyun oynadığımız sahilin geniş kumsalı küçücük kalmıştı. Daralan sahilin yanına asfalt dökülüp yol yapılmış, yolun diğer tarafını da sıra sıra balık restoranları kapmıştı. Hediyelik eşya dükkanları, marketler, yabancı dillerde yazımış hoşgeldiniz tabelaları...vs.

Daha önce sayısız kere aklımdan geçirdiysem de köye gitmeyi ne yüreğim kaldırırdı ne de sevgili karım buna yanaşırdı. Ta ki bir gün içimdekileri sizinle paylaşmaya karar verinceye kadar. Şu an köydeki evimden yazıyorum. Sokağın en eski, parmakla gösterilecek kadar az sayıda kalan tek katlı, beyaz badanalı taş evinden.

Her yağmur yağdığında, her gök gürlediğinde Aziz Baba’nın yine kimlere sinirlenmiş olabileceğini düşünüp sevindim içimden. O tanıdık hırçınlıklarını özledim be Aziz Baba! Defalarca yağmurlu havalarda dolaşıp Yaşlı kadın’ı ve seni aradım. Ne onun evini ne de senin yatırını bulabildim. Sadece derinden gelen o nane kokusu vardı. "Hey yabanıl köy!" dedim rakımı yudumlarken kendi kendime. O kadar korktun da yabancılardan, o kadar savaştın da n'oldu ha? Artık sen de bir yabancısın!

0 yorum:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...