1 Haziran 2010 Salı

Garip Köyde Yaşananlar -3

Gün ışımaya başladığında tüm gece çalışan Aziz Baba’nın uyumasını fırsat bilen güneş bulutların arasında bir kaybolup bir çıkıyordu. Köy halkı sakin geçecek bu bir kaç saati fırsat bilerek -sanki o kadar saat ortadan kaybolmaları normalmiş gibi- işlerinin başına döndüler. Yabancılar henüz ne olduğunu anlamamış, havanın kaypaklığından dem vurup, bugünün güzel olacağına iddiaya girerken bir taraftan da köylülerden onay beklercesine yüzlerini okumaya çalışıyorlardı. Bu sessiz duruşun, tepkisiz ifadelerin ve donuk gülümsemelerin onları içten içe huzursuz ettiği belliydi. Büyükler kendi aralarında laflarlarken ben de kendi yaşlarımda 4 çocuk ile tanıştım. Bunların üçü erkek biri kızdı. Islık çalamadığım ve dilimi onların yaptığı gibi yuvarlayamadığım için benimle alay ettiler ve oyun oynamayacakları söyleyip uzaklaştılar. Halbuki ben onlara tüm iyi niyetimle Aziz Baba yatırından ve başlarına geleceklerden bahsetmek üzere gitmiştim. Kendimi aptal gibi hissettim. İrem – daha sonra yıllarca en vahşi hayallerimi süsleyecek o küçük sarışın kız- bana cömertçe arkadaşlığını sunmuştu ama ben o güzel oyuncak arabaların, o parlak kırmızı topun sahibi çocuklar ile oynamak yerine elinde bebekleri olan bir kız ile kalakalmaktan dolayı mutsuzdum.

Öğlene doğru bastıran şiddetli yağmur, yabancıların gözünde bereketi, bizimkilerin gözünde ise acımasız, gazap dolu ama adil, hakkını savunan Aziz Baba’yı simgeliyordu. Bütün gün ve gece evde kapalı kaldık. Ağaçların fırtınaya kafa tutması, denizin kudurgan köpüklerini sahile kusması ve yer altından gelen o korkunç çatırtılara gece içinde bir kaç çığlık da eklenince kendimi babamın kollarında buldum. Onun o sakinleştirici sesi eşliğinde uyumuşum. Bu döngüde sanırım bir kaç gün geçti.

Yabancılar geleli 4 gün olmuştu. Eskiye nazaran beldeye yönelik ne o süslü kelimeler, ne övgüler ne de sempati kalmıştı. Tek istedikleri 2 gün sonra onları almaya gelecek olan otobüse binip olağanca hızla bu garip köyden uzaklaşmaktı. O gün etrafta ne İrem’i ne de ailesini görememiştim. Sadece 2 saatlik zamanım olduğunu biliyordum. Yabancılar da bu ritmi kavramış görünüyorlardı. Artık sadece sabahları 2 saatliğine aşağı iniyorlar, geri kalan tüm zamanlarını odalarında geçiriyorlardı. Köydeki elektrik ve telefon hatları çalışmadığı için dışarısı ile ulaşımımız da kesilmişti. Bizde, bir an önce yabancıların gitmesi, bu eziyetin bitmesi ve her gün Aziz Baba yatırına gidip evimizi koruyan toprağı alacak kadar zamanımız olması için tanrıya yalvarıyorduk. İrem’e bir gün önce Aziz Baba yatırını ve olanları anlatmıştım. Aslında yapmamam gereken bir şeyi yaptığımın da farkındaydım. Hem ben hem de İrem en ağır şekilde cezalandırılabilirdik. Bu nedenle yatırdan aldığım bir avuç toprağın yarısını kendi, yarısını da İrem’in cebine doldurdum. Beni anlamadığını gece yarısı hararetle çalan kapıya uyandıktan sonra öğrenecektim.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Merakla dördüncü bölümü bekliyorum :)

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...